Ana Sayfa   |   Benim Sayfam   |   Bağcılık & Şarap   |   Zeytin & Zeytinyağı   |   Karaova Yöresi   |   Bodrum Hakkında   |   İletişim

Karaova Yöresi

Pınarlıbelen Köyü, Mahalleleri ve Karaova

Yöremiz Bitki ve Mantarları

Bodrum Yarımadası Florasından İki Bitki ; Karan ve Çeti

Karaova Yöresi -> Pınarlıbelen Köyü, Mahalleleri ve Karaova
Bodrumlular Erken Biçer Ekini
06 Temmuz 2013 Cumartesi

 

Geçmişteki Mayıs aylarından biraz farklı olarak, yağışlı ve serin bir Mayıs sonu - Haziran başını, bu durumu “küresel ısınma”ya bağlayan söylemler arasında geride bıraktıktan sonra, Okulların kapanacağı ve okula devamsızlığın da en fazla yapıldığı, herkesin hayatında o ya da bu şekilde önemli bir noktayı teşkil eden, üniversite ve benzeri sınavların yapıldığı Haziran ayını da bir çırpıda geçiverdik. İçinde genel seçim olan ve bu seçim dolayısıyla turizmimizin bir haftaya yakın bir süre sekteye uğradığı sıcak mı sıcak bir Temmuz ayının da sonuna geldik. Zaman ne çabuk geçiyor…

 

Orakla ekin biçiyoruz... Sağ ön taraftaki elinde orakla dikilen Erdal, sağ arkada hasır şapkalı mavi gömlekli olan benim, benim önümdeki büyük hasır şapkalı olan da babam. Sanırım 1987- 1988 yılları...

 

Haziran ayının ortalarına doğruydu, yol kenarındaki tarlalarda arpa, buğday hasadı için çalışan insanları gördüğümüzde, Babam dedi ki;

 

 -“onbeş gün sonra alanda hiç harman kalmayacak.” Alan dediği yer tarlalar oluyor.

 

 -“Eskiden Temmuz’un sonuna kadar sürerdi” dedim. Hatta daha bile sarkardı. Ekinler yine erken biçilirdi ama harmanların kalkması geç kalırdı. Hem zaten türküde ne demiş ozan;

            

 -“Bodrumlu’lar erken biçer ekini,

    Feleğe kurban mı gitti Bodrum Hakimi…”

 

Artık Bodrum’da pek ekin de kalmadı, kalanlar da daha bir erken biçilir oldu. Hadi Bodrum’un “turizm” gibi özel bir nedeni var, ama Ülkemiz genelinde de durum farklı değil. Buğday gibi stratejik bir ürün için bu üretim azalmasının getireceği tehlikeler de ayrı bir tartışma konusu. 

 

Okullar Haziran’ın ortasıyla sonu arasında bir yerlerde kapanır ya hani, işte ben parasız yatılı lisedeyken okul kapanıp da tatil başladığında, ekinler biçilmeye başlanmış olur (o zamanlar orakla biçilirdi çoğunlukla), daha erken geliştikleri için biçilmeye ilk başlanan da arpalar olurdu.

 

Ne diyordu şarkısında Barış Manço;

“Arpa buğday yan yana orak istemez, 

Yağız at şahlandı mı, dur durak dinlemez, 

Sen de bana git diyorsun amma, 

Senin bana gönlün var gibi gibi…” 

 

Ne zordur değil mi, gönlün ondayken git demek…

 

Orak zamanı geldiğinde armutlar da yetişmeye başlar, ilk yetişen de “orak armudu” olurdu. Yeşilden sarıya çalan bir rengi ve insanı mest eden bir kokusu vardı. “Vardı” diyorum çünkü artık pek yok. Bu yıl 2-3 tane kadar yiyebildim. Eskiden sepet sepet toplanırdı. Orak armutlarından sonra, diğerleri de olgunlaşmaya başlar ve yazın sonuna kadar sırayla olgunlaşırlardı. Ne denir; “Armut dibine düşer.” Sanki elma başka yere düşüyor daa… Eğer Newton burada yaşasaydı, başına düşen elma değil, armut olurdu herhalde. Ya armut sevmiyor idiyse, yerçekimsiz kalır mıydık dersiniz… Siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben kendime, “saçmalamayı bırak Mehmet, sadede gel” diyorum.

 

Burada düzenli bir armut tarlası görmedim ben hiç.Yok yani buralarda. Tarlaların orta yerlerinde münferit ağaçlar olsa da, daha çok tarlaların sınırlarında, yol kenarlarında falan olurdu. Buralarda kendiliğinden çıkmış olan yabanilerin (çöğürlerin) aşılanmasıyla yetiştirilirlerdi. En doğal halleriyle yetişen, gübre ve zirai mücadele ilaçlarının zerresiyle alakası olmayan bu armutların tadına doyum olmazdı. Bakın yaz boyunca yetişen armutların adları neydi; Orak armudu, Kaba nifili, Küçük nifili, Süleyman hoca, Şeker armudu, Bencik, Bardıcık, Koca armut, Karaca armut, Kara mor, Öküz göbeği, Çayrak.

 

Bu armutlar yok denecek kadar az artık. Bir çoğunu en son birkaç yıl önce yedim. Mesela “öküz göbeği” armudunu en son yiyişimin üzerinden 6-7 yıl kadar geçti. Önceki yıllarda, o armudun yetişme zamanı geldiğinde, koskoca ağacın başındaki armutların hepsi aniden olgunlaşır ve biz ne yapacağımızı şaşırırdık. Çoğu yerde “küfe” diye bilinen, bizim buralardaysa “keletir” denilen ve sepetin oldukça büyüğü olan kapların içine topladığımız bu armutları, babamın bir çok kişiye dağıttığını hatırlıyorum.

 

Peki ne oldu da bu armutlar bitti ya da bitmekte?  Evden uzakta olan bu ağaçların meyveleri neredeyse herkesin ortak  malı gibiydi. Yoldan gelip geçenler üç-beş tane koparırlardı. Tarlaya çalışmaya gidenler dinlenme zamanlarında, yakınlarındaki armut ağacından armut alırlar, dinlenirken bir yandan da onu yerlerdi. İlerleyen zamanlarda bu 3-5 armuttan öteye geçti, hatta bazen talan boyutlarına ulaştı. Hal böyle olunca da kimse armut ağaçlarıyla ilgilenmez, bakımını yapmaz oldu. Bir yandan da tarlada çalışan nüfus gittikçe azalıyor. Köydeki genç nüfusun neredeyse tamamına yakını turizm sektöründe, hizmet alanında çalışıyor. İhtiyarlayan mevcut ağaçların bakımını yapan, yerlerine yenilerini aşılayan yok artık. Köyün ihtiyarları da bu işlerle ilgilen(e)mez olunca, durum bu noktaya geldi. Düşünün ki, yakın çevredeki, hayatlarının sonuna yaklaşmış armut ağaçlarının çoğu 35-40 yıl önce aşılanmış. Şimdilerde 50’li yaşların altında olup da bırakın diğer aşıları, armut aşısı, zeytin aşısı dahi yapmayı bilen birine rastlamak çok zor. Ama benim sevgili kardeşim Erdal birçok aşıyı yapabiliyor. Çünkü o hem geçimini tarımdan sağlıyor hem de yaptığı işi seviyor, toprağı seviyor, üretmeyi seviyor…

 

Velhasılı olan bizim güzelim armut çeşitlerimize oluyor ve yazık oluyor. Kim ne kadar farkında bilmiyorum ama bütün bu çeşitler bizim milli servetimiz. Armuda varıncaya kadar biz Milli olan daha nelerimizi kaybediyoruz derseniz eğer, o da işin bir başka boyutu tabi. Biz orak zamanından bahsederken, farkında olmadan armuttan bir  meselenin içine düştük sanırım.

 

Dönelim ekinlere; önceleri orakla biçilen ekinler sonraları orak makinalarıyla da biçilmeye başlandı. Biçilen ve “deste” halinde olan ekinler daha sonra tarlanın içinde uygun bir yere toplanır ve “patoz” vasıtasıyla  tane ile saman ayrılırdı. Bunun adı “harman dövmek” ti(r). Haziran ve Temmuz aylarında etraf gece gündüz traktör ve patoz sesinden geçilmez, patoz sayısı fazla olmadığından herkese sıra çabuk gelmezdi. Sıra geldiğinde de saati tam olarak ayarlamak çok zordu. Günün ortasında hava aşırı sıcak olduğundan sabah ya da akşamüzeri başlanırdı harmana genellikle. Kimi zaman uzun sürer, gün ışığı yetmezdi. Ay ışığı ve traktörün ışığında gece saat birlerde, kimi zaman sabaha karşı harman dövdüğümüz günleri hatırlıyorum.

 

Daha eskilerde ise biçilen ekinlerin harman yerlerine taşınıp, “döven” lerle çatma dövüldüğünü ve rüzgarda yabalarla savrularak tane ve samanın ayrıldığı günleri de ucundan, köşesinden biraz hatırlarım. O bahse fazla girmeyeyim. Ama “harman yeri” tabirini biraz açmak istiyorum; dövülen ekinler rüzgarda savrulacağı için, içine toz, toprak, taş falan karışmaması gerekirdi. Tarlanın içi bunu sağlamaya müsait olmadığından, biçilmiş olan ekinler harman yerlerine taşınırlardı. Harman yerleri, sürülmezdi. Bol, düzgün ve sık çimenli bu yerler, çimenlerin kurumasıyla sert ama halıya benzer temiz bir zemin oluştururlardı. Çocukluğumuzda futbol oynamaya en müsait yerler olan buralar asıl olarak hasattaki işlevleri nedeniyle önemliydiler. Şimdi hiç harman yeri kalmadı. Kalmasının bir anlamı da yok aslında ama yine de bir iki tane kalsaydı keşke diyorum…

 

 

 

Zaman ilerledikçe, orak makinası, patoz derken işin içine biçerdöver de girince hasatlar daha bir hızlı olur oldu. Acele etmeyi gerektiren bir sebep daha var aslında; yaban domuzları. Sayıları oldukça fazlalaşmış ve korkusuz olmuşlar. Ekinlerin içine dalıveriyorlar. Biçilmiş olsa da aynı şekilde zarar veriyorlar. Ya girmemeleri için geceleri tarlada bekçilik yapmak ya da hasadı bir an önce tamamlayıp mahsulü eve getirmek gerek. Sadece ekin tarlalarına değil, birçok mahsule zarar veriyorlar. Bağa giriyorlar, İncir bahçesine giriyorlar, börülce, karpuz ekilmiş tarlaya giriyorlar. Kimi zaman sürüyle, kimi zaman tek dolaşıyorlar. Mesela bu aralar bir tek domuz bizim bağa fena dadanmış durumda. “Öyle bir yer keşfettim ki” diye ne kadar seviniyordur kim bilir…

 

Bakın geçenlerde ne oldu; Tarlasına karpuz, kavun, domates, börülce eken Hasan Cangır amca (nam-ı diğer Hasan ağa), yaban domuzlarının zarar vermemesi için tarlasının başucuna kurduğu çardakta yatıyor geceleri. Bir de orası hem daha serin hem de sivrisineksiz oluyor. Bahçenin etrafına da ip gerip, iplere de çıngıraklar bağlamış, hem geldiklerinden haberdar olmak için, hem de çıkan sesten ürküp kaçmaları için. Geçen gece çıngıraklar çıngıramış. Hasan amca da bakıyor ki, iki domuz iplerden geçmiş, bahçeye girmişler. 10-12 tanesi de sesten ürkmüşler ve arkada bekleşiyorlarmış. Hasan amca, korkup kaçsınlar diye havai fişeğe benzeyen çatapatlardan bir tanesinin fitilini ateşleyip atmış. Hızını biraz fazla kaçırınca, neredeyse diz boyunda olan kurumuş otların içine düşmüş çatapat. Domuz sürüsü ürküp kaçmış ama, anında da kuru otlar tutuşmuş ve hızla yanmaya başlamışlar. Sabaha karşı dağdan inen ayaz da iyice körüklemiş ve bir daire şeklinde ateş hızla büyümüş. Büyük bir telaşa kapılan Hasan amca ayakkabılarını bile giymeden söndürmeye çalışıyor ama ateş de hızla genişliyormuş. Çıplak ayaklarıyla ateşin üzerine kürüdüğü toprakla ve bir dal parçasının yardımıyla ateşi söndürmüş ama ayakları da yanmış. Ben gördüm çok kötü olmuştu ayakları.

 

Peki neydi ayaklarının yanması, kendisinin yanması pahasına o ateşi söndürten şey?

Olası bir yangının oralara vereceği zarar mı?

İhmal sonucu yangına sebebiyet vermekten alacağı olası cezadan duyduğu korku mu?

Değil.

Nedir biliyor musunuz?

“Yangın Hasan yüzünden çıkmış” dediklerinde, onu insan içine çıkmaktan alıkoyacak utançtır.

Duyacağı vicdan azabıdır.

İçinde yaşadığı doğaya olan sevgisidir, saygısıdır…

 

Yaz aylarında Bodrum’u cehenneme çeviren orman yangınlarının çıkışında sabotajı aklımıza getirmek istemesek de, bir insan olarak, bir başka insana böyle bir şeyi kondurmak istemesek de, maalesef ama maalesef aklımıza gelen ilk sebep hep aynı oluyor; sabotaj.

 

Hem Bodrum’da çıkan yangınlarda, hem de dünyanın neresinde çıkmış olursa olsun, bu yangınların çıkmasında bilinçli olarak bir insan dahli varsa eğer, Hasan amcanın davranışını o utanmazlara, o vicdansızlara duyuruyor ve onları buradan lanetliyorum. Çünkü ne başka bir Bodrum var ne de başka bir dünya var.

 

Arpa, buğdaydan girdik, armutlardan geçtik, orman yangınlarından çıktık. Yazının da sonuna geldik.

 

Hadi iyi günler…

 

26.07.2007

 

 

Yukarıdaki "BODRUMLU'LAR ERKEN BİÇER EKİNİ..." başlıklı yazı; Bodrum Ticaret Odası Yayını olan, "BOD®UM MAVİ" derginin (Eylül) 18. sayısından, Mehmet VURAN'ın aynı başlıklı yazısından yazısından alınmıştır.

Önceki Yazı Sonraki Yazı
Fotoğraflar

© 2009 bodrumbaglari.com

Tasarım & Yazılım : OrijinalRenkler