Geçmişteki Mayıs
aylarından biraz farklı olarak, yağışlı ve serin bir Mayıs
sonu - Haziran başını, bu durumu “küresel ısınma”ya bağlayan
söylemler arasında geride bıraktıktan sonra, Okulların
kapanacağı ve okula devamsızlığın da en fazla yapıldığı,
herkesin hayatında o ya da bu şekilde önemli bir noktayı
teşkil eden, üniversite ve benzeri sınavların yapıldığı
Haziran ayını da bir çırpıda geçiverdik. İçinde genel seçim
olan ve bu seçim dolayısıyla turizmimizin bir haftaya yakın
bir süre sekteye uğradığı sıcak mı sıcak bir Temmuz ayının da
sonuna geldik. Zaman ne çabuk geçiyor…
Haziran ayının ortalarına
doğruydu, yol kenarındaki tarlalarda arpa, buğday hasadı için
çalışan insanları gördüğümüzde, Babam dedi ki;
-“onbeş
gün sonra alanda hiç harman kalmayacak.” Alan dediği yer
tarlalar oluyor.
-“Eskiden
Temmuz’un sonuna kadar sürerdi” dedim. Hatta daha bile
sarkardı. Ekinler yine erken biçilirdi ama harmanların
kalkması geç kalırdı. Hem zaten türküde ne demiş
ozan;
-“Bodrumlu’lar erken
biçer ekini,
Feleğe kurban mı gitti
Bodrum Hakimi…”
Artık Bodrum’da pek ekin
de kalmadı, kalanlar da daha bir erken biçilir oldu. Hadi
Bodrum’un “turizm” gibi özel bir nedeni var, ama Ülkemiz
genelinde de durum farklı değil. Buğday gibi stratejik bir
ürün için bu üretim azalmasının getireceği tehlikeler de ayrı
bir tartışma konusu.
Okullar Haziran’ın
ortasıyla sonu arasında bir yerlerde kapanır ya hani, işte ben
parasız yatılı lisedeyken okul kapanıp da tatil başladığında,
ekinler biçilmeye başlanmış olur (o zamanlar orakla biçilirdi
çoğunlukla), daha erken geliştikleri için biçilmeye ilk
başlanan da arpalar olurdu.
Ne diyordu şarkısında
Barış Manço;
“Arpa buğday yan yana orak
istemez,
Yağız at şahlandı mı, dur durak dinlemez,
Sen de bana git diyorsun amma,
Senin bana gönlün var gibi gibi…”
Ne zordur değil mi, gönlün
ondayken git demek…
Orak zamanı geldiğinde
armutlar da yetişmeye başlar, ilk yetişen de “orak armudu”
olurdu. Yeşilden sarıya çalan bir rengi ve insanı mest eden
bir kokusu vardı. “Vardı” diyorum çünkü artık pek yok. Bu yıl
2-3 tane kadar yiyebildim. Eskiden sepet sepet toplanırdı.
Orak armutlarından sonra, diğerleri de olgunlaşmaya başlar ve
yazın sonuna kadar sırayla olgunlaşırlardı. Ne denir; “Armut
dibine düşer.” Sanki elma başka yere düşüyor daa… Eğer Newton
burada yaşasaydı, başına düşen elma değil, armut olurdu
herhalde. Ya armut sevmiyor idiyse, yerçekimsiz kalır mıydık
dersiniz… Siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben kendime,
“saçmalamayı bırak Mehmet, sadede gel” diyorum.
Burada düzenli
bir armut tarlası görmedim ben hiç.Yok yani buralarda.
Tarlaların orta yerlerinde münferit ağaçlar olsa da, daha çok
tarlaların sınırlarında, yol kenarlarında falan olurdu.
Buralarda kendiliğinden çıkmış olan yabanilerin (çöğürlerin)
aşılanmasıyla yetiştirilirlerdi. En doğal halleriyle yetişen,
gübre ve zirai mücadele ilaçlarının zerresiyle alakası olmayan
bu armutların tadına doyum olmazdı. Bakın yaz boyunca yetişen
armutların adları neydi; Orak armudu, Kaba nifili, Küçük
nifili, Süleyman hoca, Şeker armudu, Bencik, Bardıcık, Koca
armut, Karaca armut, Kara mor, Öküz göbeği, Çayrak.
Bu armutlar yok denecek
kadar az artık. Bir çoğunu en son birkaç yıl önce yedim.
Mesela “öküz göbeği” armudunu en son yiyişimin üzerinden 6-7
yıl kadar geçti. Önceki yıllarda, o armudun yetişme zamanı
geldiğinde, koskoca ağacın başındaki armutların hepsi aniden
olgunlaşır ve biz ne yapacağımızı şaşırırdık. Çoğu yerde
“küfe” diye bilinen, bizim buralardaysa “keletir” denilen ve
sepetin oldukça büyüğü olan kapların içine topladığımız bu
armutları, babamın bir çok
kişiye dağıttığını hatırlıyorum.
Peki ne oldu da bu
armutlar bitti ya da bitmekte? Evden uzakta olan bu ağaçların
meyveleri neredeyse herkesin ortak malı gibiydi. Yoldan gelip
geçenler üç-beş tane koparırlardı. Tarlaya çalışmaya gidenler
dinlenme zamanlarında, yakınlarındaki armut ağacından armut
alırlar, dinlenirken bir yandan da onu yerlerdi. İlerleyen
zamanlarda bu 3-5 armuttan öteye geçti, hatta bazen talan
boyutlarına ulaştı. Hal böyle olunca da kimse armut
ağaçlarıyla ilgilenmez, bakımını yapmaz oldu. Bir yandan da
tarlada çalışan nüfus gittikçe azalıyor. Köydeki genç nüfusun
neredeyse tamamına yakını turizm sektöründe, hizmet alanında
çalışıyor. İhtiyarlayan mevcut ağaçların bakımını yapan,
yerlerine yenilerini aşılayan yok artık. Köyün ihtiyarları da
bu işlerle ilgilen(e)mez olunca, durum bu noktaya geldi.
Düşünün ki, yakın çevredeki, hayatlarının sonuna yaklaşmış
armut ağaçlarının çoğu 35-40 yıl önce aşılanmış. Şimdilerde
50’li yaşların altında olup da bırakın diğer aşıları, armut
aşısı, zeytin aşısı dahi yapmayı bilen birine rastlamak çok
zor. Ama benim sevgili kardeşim Erdal birçok aşıyı
yapabiliyor. Çünkü o hem geçimini tarımdan sağlıyor hem de
yaptığı işi seviyor, toprağı seviyor, üretmeyi seviyor…
Velhasılı olan bizim
güzelim armut çeşitlerimize oluyor ve yazık oluyor. Kim ne
kadar farkında bilmiyorum ama bütün bu çeşitler bizim milli
servetimiz. Armuda varıncaya kadar biz Milli olan daha
nelerimizi kaybediyoruz derseniz eğer, o da işin bir başka
boyutu tabi. Biz orak zamanından bahsederken, farkında
olmadan armuttan bir meselenin içine düştük sanırım.
Dönelim ekinlere; önceleri
orakla biçilen ekinler sonraları orak makinalarıyla da
biçilmeye başlandı. Biçilen ve “deste” halinde olan ekinler
daha sonra tarlanın içinde uygun bir yere toplanır ve “patoz”
vasıtasıyla tane ile saman ayrılırdı. Bunun adı “harman
dövmek” ti(r). Haziran ve Temmuz aylarında etraf gece gündüz
traktör ve patoz sesinden geçilmez, patoz sayısı fazla
olmadığından herkese sıra çabuk gelmezdi. Sıra geldiğinde de
saati tam olarak ayarlamak çok zordu. Günün ortasında hava
aşırı sıcak olduğundan sabah ya da akşamüzeri başlanırdı
harmana genellikle. Kimi zaman uzun sürer, gün ışığı yetmezdi.
Ay ışığı ve traktörün ışığında gece saat birlerde, kimi zaman
sabaha karşı harman dövdüğümüz günleri hatırlıyorum.
Daha eskilerde ise biçilen
ekinlerin harman yerlerine taşınıp, “döven” lerle çatma
dövüldüğünü ve rüzgarda yabalarla savrularak tane ve samanın
ayrıldığı günleri de ucundan, köşesinden biraz hatırlarım. O
bahse fazla girmeyeyim. Ama “harman yeri” tabirini biraz açmak
istiyorum; dövülen ekinler rüzgarda savrulacağı için, içine
toz, toprak, taş falan karışmaması gerekirdi. Tarlanın içi
bunu sağlayamaya müsait olmadığından, biçilmiş olan ekinler
harman yerlerine taşınırlardı. Harman yerleri, sürülmezdi.
Bol, düzgün ve sık çimenli bu yerler, çimenlerin kurumasıyla
sert ama halıya benzer temiz bir zemin oluştururlardı.
Çocukluğumuzda futbol oynamaya en müsait yerler olan buralar
asıl olarak hasattaki işlevleri nedeniyle önemliydiler. Şimdi
hiç harman yeri kalmadı. Kalmasının bir anlamı da yok aslında
ama yine de bir iki tane kalsaydı keşke diyorum…
Zaman ilerledikçe, orak
makinası, patoz derken işin içine biçerdöver de girince
hasatlar daha bir hızlı olur oldu. Acele etmeyi gerektiren bir
sebep daha var aslında; yaban domuzları. Sayıları oldukça
fazlalaşmış ve korkusuz olmuşlar. Ekinlerin içine
dalıveriyorlar. Biçilmiş olsa da aynı şekilde zarar
veriyorlar. Ya girmemeleri için geceleri tarlada bekçilik
yapmak ya da hasadı bir an önce tamamlayıp mahsulü eve
getirmek gerek. Sadece ekin tarlalarına değil, birçok mahsule
zarar veriyorlar. Bağa giriyorlar, İncir bahçesine giriyorlar,
börülce, karpuz ekilmiş tarlaya giriyorlar. Kimi zaman
sürüyle, kimi zaman tek dolaşıyorlar. Mesela bu aralar bir tek
domuz bizim bağa fena dadanmış durumda. “Öyle bir yer
keşfettim ki” diye ne kadar seviniyordur kim bilir…
Bakın geçenlerde ne oldu;
Tarlasına karpuz, kavun, domates, börülce eken Hasan Cangır
amca (nam-ı diğer Hasan ağa), yaban domuzlarının zarar
vermemesi için tarlasının başucuna kurduğu çardakta yatıyor
geceleri. Bir de orası hem daha serin hem de sivrisineksiz
oluyor. Bahçenin etrafına da ip gerip, iplere de çıngıraklar
bağlamış, hem geldiklerinden haberdar olmak için, hem de çıkan
sesten ürküp kaçmaları için. Geçen gece çıngıraklar
çıngıramış. Hasan amca da bakıyor ki, iki domuz iplerden
geçmiş, bahçeye girmişler. 10-12 tanesi de sesten ürkmüşler ve
arkada bekleşiyorlarmış. Hasan amca, korkup kaçsınlar diye
havai fişeğe benzeyen çatapatlardan bir tanesinin fitilini
ateşleyip atmış. Hızını biraz fazla kaçırınca, neredeyse diz
boyunda olan kurumuş otların içine düşmüş çatapat. Domuz
sürüsü ürküp kaçmış ama, anında da kuru otlar tutuşmuş ve
hızla yanmaya başlamışlar. Sabaha karşı dağdan inen ayaz da
iyice körüklemiş ve bir daire şeklinde ateş hızla büyümüş.
Büyük bir telaşa kapılan Hasan amca ayakkabılarını bile
giymeden söndürmeye çalışıyor ama ateş de hızla genişliyormuş.
Çıplak ayaklarıyla ateşin üzerine kürüdüğü toprakla ve bir dal
parçasının yardımıyla ateşi söndürmüş ama ayakları da yanmış.
Ben gördüm çok kötü olmuştu ayakları.
Peki neydi ayaklarının
yanması, kendisinin yanması pahasına o ateşi söndürten şey?
Olası bir yangının oralara
vereceği zarar mı?
İhmal sonucu yangına
sebebiyet vermekten alacağı olası cezadan duyduğu korku mu?
Değil.
Nedir biliyor musunuz?
“Yangın Hasan yüzünden
çıkmış” dediklerinde, onu insan içine çıkmaktan alıkoyacak
utançtır.
Duyacağı vicdan azabıdır.
İçinde yaşadığı doğaya
olan sevgisidir, saygısıdır…
Yaz aylarında Bodrum’u
cehenneme çeviren orman yangınlarının çıkışında sabotajı
aklımıza getirmek istemesek de, bir insan olarak, bir başka
insana böyle bir şeyi kondurmak istemesek de, maalesef ama
maalesef aklımıza gelen ilk sebep hep aynı oluyor; sabotaj.
Hem Bodrum’da çıkan
yangınlarda, hem de dünyanın neresinde çıkmış olursa olsun, bu
yangınların çıkmasında bilinçli olarak bir insan dahli varsa
eğer, Hasan amcanın davranışını o utanmazlara, o vicdansızlara
duyuruyor ve onları buradan lanetliyorum. Çünkü ne başka bir
Bodrum var ne de başka bir dünya var.
Arpa, buğdaydan girdik,
armutlardan geçtik, orman yangınlarından çıktık. Yazının da
sonuna geldik.
Hadi iyi günler…
26.07.2007
Orak makinasıyla çalışma
Orakla ekin biçiyoruz. Öndeki küçük,
Erdal. Arkadaki ben. Sanırım 1987-88 yılları.