Bundan bir yıl kadar
önceydi, benim durumumda olan kişilere ait okuduğum başarı
hikayelerinin de etkisiyle "acaba ben biraz hımbıl mı
davranıyorum" gibi sorular sormaya başladım kendime. Mesela
1999 yılındaki kazadan beri Tenis oynamayı düşünmemiştim bir
daha. Düşünmeli miydim? Sanırım evet. Ama bazı şeyler zamanla
bir yerlere oturuyor ve doğru zaman demek ki şimdiymiş.
Tenis
oynamaya tekrar başlasam "acaba yapabilir miyim" diye kendi
kendime sorduğum, diğer taraftan da “nasıl olsa eskisi gibi
olmayacak, ne gerek var” diye düşündüğüm günlerden birinde bir
akşam üstü kendimi Bitez’de tenis kortlarında buldum.
"Hadi bakalım Erkan hoca"
demiştim.Normal, günlük tekerlekli sandalyeyle korta çıktık.
İlk topları ıska geçtikten sonra bazı toplara vurabildim ve bu
hoşuma gitti. Zaten ilk toplarda Erkan da alışamamıştı, ben
de. İkimizin de tekerlekli sandalye tenisi hakkında pek bir
şey bildiğimiz yoktu. O bana top atarken sanki karşısındaki
tekerlekli sandalyede değilmiş gibi atıyordu, ben de eski
alışkanlığımla toplara ilk zıplayışından sonra vurmaya
çalışıyordum. Halbuki tekerlekli sandalyede olmanın bana
verdiği "topun iki defa zıplaması" hakkı vardı. Ama dedim ya
benim kafam hala eskide… Sonra yavaş yavaş ben de alıştım
tabii… Bu işin, normal (günlük) tekerlekli sandalyeyle
olmayacağını da biliyordum. Sonra bu işin üzerine düşelim diye
karar aldık.
İzleyen
günlerde bu konuyla ilgili olarak internetten bir şeyler
araştırmaya başladım. 13 Mayıs'ta İzmir'e gittiğimde
Balçova'da Crea Tenis Club'a gittim ve orada durumu anlattım,
onlardaki tenis tekerlekli sandalyelerinden birini görmek ve
mümkünse denemek istediğimi söyledim. Soner hocayla beraber
korta gittik ve ben tenis sandalyesine geçtim. Çok korktum.
Sandalye sanki tabure gibi geldi bana. Sırtlık yeri kısa, çok
oynak, kenarlıklar yok gibi sanki… Soner hoca biraz top attı,
bir deneme de orada yaptık. Pek benim hayal ettiğim gibi
olmadı. Ben çok tedirgindim o sandalyenin üstünde.
Tenis
tekniği ile ilgili olarak teoride ve pratikte bir sorun
yoktu.Yapılması gereken şey; Tenis tekerlekli sandalyesi
edinebilmek, ona çok iyi bir şekilde alışıp eskiden sahip
olduğum beceriyi tekerlekli sandalye ile birleştirerek, ortaya
tekerlekli sandalye tenisini çıkarmaktı…
İzmir'den döndükten
sonra araştırmalarıma devam ettim ve Marmaris'te OFD (Omurilik
Felçlileri Derneği) Marmaris şubesi bünyesinde bir takım kurma
çalışmaları olduğunu öğrendim. Temmuz ayının ortalarına doğru
sıcak bir günde Marmaris'e gittim.(17.07.2005) Onlarla
tanıştım, tam öğlen sıcağında korttaydım. Benim ne durumda
olduğuma baktılar,
antrenmanda neler yapmak
gerekiyor, uygulamalı olarak onu anlattılar bana… Sonra biraz
oturduk, sohbet ettik. Kullanmam için tekerlekli
sandalyelerden birini (şimdilik) bana verdiler.
Marmaris'ten
döndükten sonra epeyce bir süre korta gidemedim. Hem havalar
çok sıcaktı hem de kortlar için yoğun bir dönemdi v.s. Ancak
ben geniş sayılabilecek odamın içinde tenis tekerlekli
sandalyesini kullanarak (tabir-i caizse "odanın içinde dört
dönerek") sandalyeye olan yabancılığımdan ve korkumdan
kurtulmaya çalıştım ve sanırım biraz başarı sağlayabildim.
Marmaris'ten
tekerlekli sandalye tenisiyle ilgili bir de eğitim CD'si
almıştım, onu sık sık izledim. Bu CD'yi izledikten sonra bir
çok şey yerli yerine oturmaya başladı...
Tekrar
Bitez Tenis kulübündeyim (23.08.2005) ve bu defa tenis
tekerlekli sandalyesiyle, CD'yi izlemiş ve neyin ne olduğunu
bilerek kottayız. Güzel bir çalışma yaptık. Sonuç hep aynı;
Kondisyonumu çok iyi duruma getirmem ve çok hızlı olmam gerek.
Köyde
(Pınarlıbelen) oturmam dolayısıyla korta gidip gelmek zor
olacağından, evin bahçesinde düz bir zemin ve duvar yaptırıp,
çalışmalarımı orada yapmayı ve arada bir de (mümkünse haftada
bir gibi) korta gidip çalışmayı ve durum değerlendirmesi
yapmayı istiyor ve düşünüyor(d)um…
Bir sabah
uyandığımda, burada bir tenis kortu neden olmasın dedim. Acaba
nerde olabilir diye düşünürken, köydeki ilköğretim okulu geldi
aklıma. Hem ben çalışırdım orada hem de
okuldaki öğrencilere tenis
öğretir, içlerinden yetenekli ve istekli 3-5 öğrenci seçip
takım da oluşturabilirdim. İyi de bu kort nasıl ve neyle
yapılacaktı? Bu fikrimi Bodrum Ticaret Odası başkanı sayın
Mahmut Serdar KOCADON beye açtığımda, çok olumlu yaklaştı;
“tabii, neden olmasın, hem çok da güzel olur” dedi ve destek
verdi. Sonra da başta BTO ’daki dostlar olmak üzere diğer
dostlarımızın da desteğiyle bu işe girişme aşamasındayız.
Her
şey zamanla bir hale yola giriyor. Bir çok şeyin ilacı olan
zaman, sen ne büyüksün…Kazadan sonraki günlerden bu yana ne
çok şey (olumlu yönde) değişti. Fiziksel anlamda, ayağa
kalkmak anlamında değil ama. Çünkü çoğu kişi iyileşmeyi
tekerlekli sandalyeyi kısmen ya da tamamen bir kenara bırakmak
(yani ondan kurtulmak) olarak algılıyor. O zaman da tekerlekli
sandalyedeydim, şimdi de tekerlekli sandalyedeyim. Benim
dediğim, tekerlekli sandalyeyle beraber bir iyileşme, onu da
içine alan, onla dost ve onla barışık. Buna siz, ister alışma
deyin, ister adaptasyon deyin, ne derseniz deyin işte.
Hatta ben bir tekerlekli sandalye daha katıyorum hayatıma;
tenis tekerlekli sandalyesi.
Peyami SAFA; “Yaşlanarak değil, yaşayarak tecrübe
kazanılır,
Zaman insanları değil,
armutları olgunlaştırır” demiş.
Ne
güzel demiş, zaman yaşayarak tecrübe kazanma fırsatı sunuyor
bize ve birçok şeyin de ilacı oluyor bu arada. Varsın daldaki
armutları da, etrafta dolaşan armutları da olgunlaştırsın…
Tenis
derken, kort derken nerelere geldik, biri beni durdursun.
Yapımı
için ilk adımlarını atacağımız; çocuklara tenis
öğretebileceğim (büyükler de isterlerse hayır demeyiz tabi) ve
kendim de çalışabileceğim bu kortun inşasının tamamlanabilmesi
dileğiyle,
Herkese bol tenisli günler…
Yukarıdaki
"Tekrar Tenis"
başlıklı yazı;
Bodrum Ticaret
Odası Yayını olan,
"BOD
®UM
MAVİ" derginin 7.
sayısından, Mehmet Vuran'ın
aynı başlıklı yazısından
alınmıştır.
YAHŞİ TENİS KULÜBÜ AÇILIŞI (Aralık 2005)
9 Aralık 2005 Cuma günü Erdal’la
Bodrum’da işlerimizi erken bitirince Ortakent’e de geçelim
dedik. Yoldan Adem abiyi de aramıştım, “işin var mı, bir ara
görüşsek” diye. Turgutreis’te olduğunu, biraz sonra döneceğini
söyleyince, Ortakent’te Belediyede buluşalım dedik. Başkan Mehmet bey de yerindeydi ve epeyce bir çene çaldık.
Mehmet bey, ertesi günü (Cumartesi)
Belediyenin Yahşi’de yapmış olduğu kortların (Yahşi Tenis
Kulübünün) açılışı olduğunu söyledi ve “yarın gel beraber
açalım” dedi. Benim gibi bir tenis aşığı için böyle güzel bir
davet reddelir miydi? Gerekirse neden olmasın. Ama daveti
yapan kişinin samimiyetinden, kendinizden emin olduğunuz kadar
eminseniz eğer, reddetmezsiniz, bilakis çok mutlu olur ve
kabul edersiniz...
Ertesi gün Erdal, ben ve yeğenler
korttaydık. Kış olmasına rağmen, yağmursuz, ılık güzel bir
gündü. Açılışı yaptık ve bununla kalmayıp küçük de olsa bir
açılış maçı oynadık.

Yahşi Tenis Kulübünün açılışını yaparken
Açılış maçı öncesi

Mehmet abiyle yaptığımız açılış maçından...
YAHŞİ TENİS KULÜBÜ TENİS TURNUVASI 2006
11 Haziran 2006, Yahşi Tenis Kulübünün düzenlemiş olduğu tenis
turnuvasının final günüydü. Aralık 2005’de açılışında
bulunduğum Yahşi Tenis Kulübünün ilk turnuvasıydı bu aynı
zamanda. Ve ilk turnuvalarında bulunmaktan da çok mutluluk
duydum. Tenis oynamasam da bir şekilde tenisin içinde olmak
güzel. Tenisi sevmek demek ille de oynamak demek değil. (en
azından bana göre)
Öğle vakitlerinde aradığımda Ortakent-Yahşi Belediye başkanı
Mehmet KOCADON bey İstanbul’daydı. Akşamüzeri Y.T.K’da
buluşuruz diye konuştuk. Saat 17:30’da kulübe vardığımda Arif
Çokal abi karşıladı. Kortta da Gökçe Nur Doğanlar ve Ayşegül
Işık arasında Tek Bayanlar final maçı oynanıyordu. Yarısına
yetiştiğim bu güzel maçı zevkle izledim. Biraz sonra maçı
kazanan Gökçe’yi tebrik ettiğimde, “evet yorumlarınızı alalım”
demişti. Gayet güzel oynamıştı. Ona; “neden hiç slice
vurmadığını” sordum. Gökçe Doğanlar’ı 1998 yılında tanımıştım,
o zamandan bu yana tenise olan ilgisinde hiç azalma olmamış,
aksine artmış ve azimle çalışıyor. Ben bir tenis delisiydim.
Benzetmeme kızar mı bilmem ama onun da benden aşağı kalır yanı
yok.
Sonra da Tek Erkekler final maçına geldi sıra. Bu maçı da
İlhan Morgül ve Fatih Soyalp bey oynayacaklardı. Kendilerini
daha önce hiç görmemiştim. Bu muhterem beyfendilerle orada
tanıştım. Demiştim ya bir şekilde tenisin içinde olmak diye
işte bu sebepten Mehmet bey, bu maçı benim yönetmemi
istemişti. Bodrum’a tayinim çıktığında tenis oynayacak yer
ararken tesadüf sonucu tanışmamızla, haftanın 4-5 günü tenis
oynamaya başladığımızdaki tenis arkadaşlığımız zamanla kalıcı
ve sağlam bir dostluğa dönüşmüştü. Sevgili başkanıma, benim
tenisin içinde olma düşünce ve isteğime yaptığı katkılar başta
olmak üzere her şey için teşekkür ediyorum.
Kuleye çık(a)madan maçı yönetmenin zor olacağını biliyordum.
Ama yine de kortta olmak heyecanlıydı. İlk üç oyunu
yönettikten sonra hakemliği diğer arkadaşa bırakarak korttan
çıktım. Maçı seyretmeye koyulmuşken Sevgili başkanım
İstanbul’dan geldi. Gelince de "uçak iniş aşağı olunca çabuk
geliyor" diye esprisini yapıp beni güldürdü. Maçı beraber seyrettik. İkisi de gayet
güzel oynuyorlardı. Doğal olarak aklıma gelen soru “acaba
şimdi ben oynuyor olsaydım sonuç ne olurdu” oldu. Aradan geçen
zaman nasıl oynadığını da unutturuyor insana. Böyle olacağını
bilsem, kaydeder koyardım bir kenaraJ
Neyse, gayet çekişmeli ve güzel bir maçtan sonra, maçı İlhan Morgül bey kazandı. Kendisini buradan bir kez daha tebrik
ederken, Fatih beyi de güzel oyunundan dolayı kutluyorum.
Toplam 90 kişinin katıldığı
turnuvanın ödül törenine geçildiğinde, kupalar sahiplerini bulmaya
başladı. Bu turnuvada dereceye giren sporcular;
TEK ERKEKLER :
1. İlhan MORGÜL
2. Fatih SOYALP
TEK BAYANLAR :
1. Gökçe Nur DOĞANLAR
2. Ayşegül IŞIK
KARIŞIK ÇİFTLER :
1. Gökçe Nur DOĞANLAR – Ufuk KAYIHAN
2. Ayşegül IŞIK – İlyas EBREM
ÇİFT ERKEKLER :
1. Aycan GÜLER – İlyas EBREM
2. Rıdvan DURSUN – Ali KÜÇÜKDUMAN
YENİ BAŞLAYAN BAYAN :
1. Ferda BALABAN
2. Aydan ONGUN
Sıra Tek
Erkeklerin kupasını vermeye geldiğinde, ikinci olan Fatih Soyalp’in kupasını ve ödülünü Bodrum Ticaret Odası Başkanı
Mahmut Serdar Kocadon verdikten sonra, Tek Erkekler
birincisinin kupasını vermek üzere davet edilen Ortakent-Yahşi
Belediye başkanı Mehmet bey, kısa konuşmasının içerisinde,
eskiden beraber çok tenis oynadığımızı söyleyip, benim
tekrar
tenis oynamaya başlamak isteyişimden ve köyde ilköğretim
okulunda yapılmasını düşündüğüm korttan bahsederek, o
kortta öğrencileri çalıştırmak istediğimi de söyledi. Ve bu
kortun yapımı için verdiği desteği bir kez daha yineleyip, Tek
Erkekler birincisinin kupasını ve ödülünü beraber vermek üzere
beni de davet etti.

Burada tanıştığım Hülya Polat hanım, kendisinin de bu kortun
yapımına destek olmak istediğini ve yazmış olduğu kitabın
telif haklarını bunun için bağışlayacağını söyledi. Ne
diyebilirim ki; çok çok teşekkürler… Hülya hanımın
kitabı; Sistem Yayınlarından, Kıssadan Hisseler Dizisinden,
“BİR VARMIŞ, HEP VARMIŞ”
Hülya
Polat

Basım:
Ekim 2005
Kitap için,
Sistem Yayınlarının web sitesinde tanıtım yazısı aşağıdaki
gibi;
Masalların hep
büyüleyici bir gücü olduğuna inanırım. Çünkü masallar zorlayıcı
değildir.Sizin birşey yapmanızı istemez, bir şey olmanıza şart koşmazlar.
İçimizdeki biz, değişik
yönleriyle değişik hayvanlarda ortaya çıktıkça, aslında hiç fark
etmediğimiz benzerliklerimizde ortaya çıkar. Doğanın içindeki herşey
bizim ona nasıl baktığımıza bağlı olarak, olmaya ve bilmeye ait herşeyi
anlatır.
Daha bu kort projesinden haberi yokken “aslında orada bir kort niye
olmasın…” diyen ve bu fikrimi öğrendiğinden itibaren destekleyen Hülya
Kocadon’a, yine bu konuda desteğini belirten Gökçe Doğanlar’a ve Yahşi
Tenis Kulübünde yeniden bir araya gelme fırsatı bulduğum eski dostlara
ve yeni tanıştığım kişilere hem hoş sohbetlerinden dolayı, hem kort
projeme verdikleri destekten dolayı hem de tenise olan ilgi ve
sevgilerinden dolayı tekrar teşekkürler…
Tenis kortundan sonra gittiğim Club Müsgebi’de, epeyce zamandır
görüşemediğimiz Dilek abla ve Richi ile kısa sohbet ise güzel bir
yemeğin üzerine yenen tatlı gibiydi…
Eve dönmek üzere yola çıktığımızda, dolunay vardı gökyüzünde ve denizin
üzerine vuran ışığıyla eşlik ediyordu bana. Deniz bitip, Yalı Çiftlikten
köye (Pınarlıbelen) doğru yöneldiğimde çam ağaçlarının arasından
gösteriyordu yüzünü bu defa Ay.
Hoşça kal Ay. İyi geceler…
12
Haziran 2006, 02:15
Şef’in, Şef’liğinin Hikayesi
Yaklaşık
bir yıl kadar olmuştu Mustafa ile görüşmeyeli. MSN’de Güven’le
sohbet ederken Mustafa’yı sordum, bana bir web sitesi adresi
verdi. Site Mustafa’nındı. Web tasarım işleri de yapıyormuş.
Ertesi günü onu da MSN’de gördüm. “Mustafa merhaba” dediğimde,
coşku dolu “Şeefffff” diye bir karşılık geldi. Bunun üzerine
ben de oradaki “Mehmet” olarak görünen ismimi “Şef” olarak
değiştirdim. Peki neydi bu “Şef” hikayesi;
Üniversiteye (Uludağ Ün. Ziraat Fakültesi) başladığım 1995 yılının Eylül-Ekim aylarındaydı.
Sınıftaki arkadaşlardan biri de Güven’di. Sanırım bu “Şef”
hitabı ilk ondan çıkmıştı. Benim mezun olduğum Lise, Söke
Ziraat Teknik Lisesi. Mezuniyet yılım da 1989. Güven de bu
Lisenin mezunu ama o ben mezun olduktan sonra başlamış. Yani
Lisemizin aynı olmasına rağmen Liseden tanışmıyoruz. Ortak
Lise, ortak tanıdıklar, ortak mekanlar demekti ve bu da iyi
bir arkadaşlığın başlangıcına vesile olmaya yeter de artardı
bile. Zaten öyle de oldu. Ama ben ondan biraz büyüktüm. Mezun
olduğumuz okulda ondan üst sınıf olmamın etkisi ve biraz da
Anadolu kültürünün etkisiyle midir bilmem bana adımla hitap
etmek istemedi, etmedi ya da edemedi. Bunları tam olarak
bilmiyorum çünkü bu konuyu hiç konuşmadık. Fakat “abi”
kelimesini de kullanmadı. Ortaya bir “Şef” kelimesi çıktı.
Ondan sonra da Levent, bir müddet sonra aramıza katılan
Mustafa, Faruk, Deniz ve bu gruptan olan herkes “Şef” demeye
başladı bana ve sonraları adımla hitap etmek çok zor gelmiş
olmalı ki, bazen birisi “Mehmet” dese sanki bir acayiplik
yapmış gibi hemen “Şef” diye düzeltirdi. Bazı akşamlar şehirde
el ayak çekilmeye yakın Heykel’de yürüyüşe çıkardık. Nereye
doğru gidiyoruz diye sorulduğunda, Güven; “ Şefin gittiği
yönün doğrultusunda gidiyoruz işte” derdi. Birbirimize
duyduğumuz sevgi ve saygıdan ama özellikle kendi adıma
konuşmam gerekirse; bana göstermiş oldukları sevgi ve saygıdan
dolayı onlara çok teşekkür ediyorum. Sağolun dostlarım...