Bodrum Bağları - Benim Sayfam

G  A  R  O  V  A

THEANGELA  Antik Kentinin Eteklerindeki Bağlardan

 

Ana Sayfa

Benim Sayfam

Fotoğraflar

Bağcılık

Ev Şarabı

Mitolojide Şarap

Zeytin / Zeytinyağı

Karaova Yöresi

Bodrum'un Tarihi ve Kültürel Değerleri

Bodrum Yarımadası Bodrum Türküleri İletişim

 

BİR GÜZ GÜNÜ, CUMARTESİ SABAHI SAAT 08:45

Birkaç Fotoğraf

 

Aralık 2005

Yahşi Tenis Kulübünün açılışından...

Nisan 2004

Bodrum Tenis Life Tenis turnuvası ödül töreninde, Onur ödülü alırken

"Once Upon A Time in America" yani "Bir Zamanlar Amerika" diye bir film vardır.Ben o filmin özellikle müziğini çok severim.Ne alakası var, nerden çıktı derseniz; Bu da "Once Upon A Time in Mehmet":) Yıl 1994. Giresun'da Askerliğini yapan Erdal'ı ziyarete gittiğimde, Giresun Kalesinde

Ekim 1989 - Haziran 1995 arasında çalıştığım ilk görev yerimden (Gümüşhane/Köse) tayinim çıkmadan önceki son bir kaç ay içinde...(Bu süreye Deniz Kuvvetlerinde yaptığım 19 ay askerlik de dahil)

Mayıs 1999

Bir haftalık Okul (Üniversite)  gezisinin son durağındayız. Antalya Kurşunlu Şelalesi

13 Mayıs 2005

İzmir/Balçova'da Tenis Tekerlekli Sandalyesini denerken

Mayıs 2005

Sevgili arkadaşım İlker (Mersin'den) ziyaretime geldiğinde

Bu fotoğrafın çekildiğini bile unutmuşum. Bir köşeye kaldırdığım eşyaları karıştırırken buldum bunu. Meğer ben ömrü hayatımda kepli bir fotoğraf da çektirmişim:))

Üzerimdeki tişörtün kolunda VTB (Veteran Tenisçiler Birliği) amblemi vardı. Buna baktığımda ne kadar erken bir veteran tenisçi olduğumu düşündüm. Hem de ne veteranlık, tenis kortunda oradan oraya uçarken, paraşütsüz bir şekilde tekerlekli sandalyeye. Ve geride tenisle dolu dolu geçmiş bir kaç yıl... Sadece bir kaç yıl.

Tenise çok geç başlayabilmiştim. Başlamak ancak askerliğimi yaparken nasip olmuştu. 1993 yılıydı, askerliğimi yaptığım yerdeki tenis kortlarını gördüğümde içim gitmişti. İlk fırsatta spor salonundan emanet bir raket bulup kortlardaki duvara gitmiş ve acaba bu işi başarabilecek miyim diye ilk denememi duvarda yapmıştım. Ve böylece kısa tenis kariyerimin başlangıcı duvarda ve tek başıma olmuştu. Birkaç defa daha duvara gittikten sonra arkadaşım Ahmet’e tenisi sevip sevmediğini sormuş ve “evet” cevabını alınca gidip kendimize birer raket almıştık. Aldığımız ilk bir kutu topun içinden birini ayırmış ve terhis olacağımız zaman yapacağımız maçı kim kazanırsa bu topu hatıra olarak onun almasına karar vermiştik. İşte tenis hayatım böyle başlamıştı. Terhis olmadan önce o son maçı yapmaya fırsat bulamamıştık. Fakat Ahmet topun üzerine “eğer oynasak da sen kazanacaktın zaten sevgili arkadaşım” diye yazıp imzalamıştı. Sonraları bütün bunları hatırladığımda, bir er olarak hiç çekinmeden (kimseden izin almamıştık çünkü) kortları kullanmamızın iyi cesaret olduğunu düşündüm hep.

Beş-on defa tenis oynamakla iyi bir tenisçi olduğumu sanmıştım. Bir gün Gürsel yüzbaşı beni bilgisayar merkezine göndermişti . Orada başka Birlikten gelen bir askerle tanışmıştık. Saçları epeyce dökülmüş olan bu asker, askere gelmeden önce ODTÜ tenis takımındaymış. Şimdi tam olarak hatırlayamamakla birlikte sanırım o zamanlar takım deplasmanlı ligde de oynamış. Hemen hepsi yarım saat konuşmuştuk ve ben onu imrenerek dinlemiştim. Keşke ben de onun gibi iyi oynayabilsem diyordum. Birbirimizin adını bile öğrenmemiştik. Çoğumuzun başına gelmiştir böyle şeyler. Mesela bir otobüs yolculuğunda yan koltukta oturan kişiyle uzun süren bir sohbet yapmış ama birbirimize adımızı sormak aklımıza gelmemiştir…

O günden sonra ODTÜ’lü arkadaşla bir daha da görüşmedik. Ta ki dört yıl sonra Bursa’da karşılaşıncaya kadar… Uludağ Üniversitesinde düzenlenen bir turnuvada 2. tur maçına çıktığımda karşımdaki rakip hiç de yabancı gelmiyordu, mutlaka bir yerlerde görmüştüm ama nerde? Maça başladık, ilk seti aldım, ikinci seti kaybettim. Final setini oynuyorken ayağına kramp girmişti. Ve ben içimden “maçı bırak işte niye zorluyorsun ki?” diyordum ama o inatla maça devam ediyordu. Neyse ki final setini de almıştım. Tabi ben bu arada hala onu nerede gördüğümü çıkartamamıştım. Sonra onun arabasıyla korttan ayrıldık. Şehre geldiğimizde haberleşelim diyerek ben arabadan indim. Henüz 20-30 metre kadar uzaklaşmamıştım ki kafamda bir şimşek çaktı. “Tabi yaa” dedim. Biraz önce elediğim o kişi askerdeyken tanıştığım ODTÜ’lü arkadaştı. Evet o zaman imrenerek dinlediğim kişiyi elemiştim. Gerçi bir aralar kayak yaparken (tek ayak üzerinde kaymaya kalkışmış da) kolu kırılmış ve bir müddet tenis oynayamamışmış. Ama olsun bana ne, bir zamanlar imrenerek dinlediğim o kişiyi yenmiştim. Sonraları birkaç defa daha öylesine oynadık Ergün'le.

Askerliğim bittikten sonra eski görevime ve eski görev yerime döndüm. Gümüşhane’de buradan tayinim çıkana kadar bir yıl daha çalıştım. Bu zaman zarfında hep tenis oynamak istememe rağmen yakın beride tenis kortu yoktu.

Bu bir yıldan sonra Bodrum’a tayinim oldu. Ve aynı yıl Üniversiteye başladım. Hem işime devam ediyordum hem de üniversiteye... Üniversitenin dört tane kortu olduğunu gördüğümde çok sevinmiştim. Sonraları bunlara dört tane de toprak kort eklendi. İlk yıl okulun tenis takımına seçilmeyi bile hayal etmiştim (ne saflık) çünkü kendimi iyi bir oyuncu olarak görüyordum. Şimdi aklıma geldikçe gülüyorum. Sonraları fırsat buldukça hatta fırsatlar yaratarak demek daha doğru olur belki, epeyce bir zamanımı tenis kortunda geçirmeye başladım. Orada yeni arkadaşlarla tanışıyor, duvarda oynuyor, oynayanları seyrediyordum. Deplasmanlı lig maçlarının olduğu bir günde Alaattin Karagöz ile tanışıp sohbet etmiştik.

1997 yılının bahar aylarındaki bir gündü, bütün kortlar doluydu. Tribün sıralarının en önünde oturmuş maç yapanlara, duvarda oynayanlara, oraya buraya bakarken; elinde duvarda patlattığı topla tanımadığım birisi geldi ve “gördün mü? Top iflas etti” dedi. Sonra başka bir topla duvara devam etti. Biraz sonra yanına gidip onunla tanıştım. Adı İlker’di. Beraber oynayabilir miyiz dediğimde ; “kaç yıldır oynuyorsun? iyi oynayabiliyor musun?” gibi sorular sordu. Sanırım acemi birisiyle oynamak istemiyordu. Bir saat sonra okul takımının maçları bittiğinde ve hoca korttan ayrıldığında oynamaya başladık. Hocanın gitmesini özellikle bekliyordu. Aralarında kötü bir diyalog geçtiğini söylemişti. Olay şöyle: İlker okula kaydını yaptırdıktan sonra tenis takımının hocasına giderek geldiği takımın (METİK) adını söylemiş ve birisinin de selamını iletmiş, bonservisinin buraya alınabileceğini, takıma girmek istediğini söylemiş. Hoca da ona karşıyı göstererek “birazdan oraya kızlar gelir sen git onlarla oyna” demiş. Olay buna yakın bir şey işte. İlker de buna çok bozulmuş. Tabi bu durum benim işime yaradı. İlker’le tanışmam ve onunla oynamaya başlamam benim için dönüm noktası oldu. Devamlı beraber oynuyorduk.

Haberleşip kampüsün kortlarına gittiğimiz bir hafta sonu, şehirdeyken hava iyiydi ama kampüse yaklaştıkça kapatıyordu. Saat 10:00 civarlarında korta ulaştığımız vakit hiç kimse yoktu. Sanırım yağmur yağacak diye kimse gelmemişti. Her yer bomboştu. Gelmeyenlerin bir bildikleri yok da değilmiş hani. Yağmur yağmaya başladı. Biz de orada bir saçak altında yağmur dininceye kadar bekledikten sonra iki tane paspası kaptığımız gibi kortun üzerindeki suları kenarlara çektik. Epeyce uğraştıktan sonra kort oynanmaya uygun hale gelmişti. Dört-beş saat kadar oynamıştık. Zaten diğer zamanlarda da sabah saat 08:00 de gidip akşama kadar kortlarda kaldığım oluyordu. Orada tanıştığım Hakan hoca “sen burada bir gün ölüp kalacaksın” diye takılırdı. Haziran-Temmuzda sıcak falan dinlemiyordum. Bir gün İlker’le sabahtan akşama kadar oynamıştık. Çok yüksek tempoda değildi ama yine de her 15-20 dakikada bir çeşmeye gidip kafamızı suyun altına tutuyorduk. Dizimin üst kısmıyla çoraplar arasında kalan kısmı ıslatıyordum ama hemen kuruyordu ve deri daha bir felaket geriliyordu.

Şimdi iyi ki de bunları yapmışım diyorum. Zamanımı uyumakla, tv izleyerek (bunu şimdilerde bolca yapıyorum zaten) ve bilimum lüzumsuz işlerle harcamış da olabilirdim. İyi ki de sabah 07:00 lerde kalkıp korta gitmişim.

1996 yazında Bodrum’da kendime tenis oynayacak bir yer bulmam gerekiyordu. Okul zamanında üniversitenin kortları vardı ama Bodrum'da nerde oynayacaktım? Otellerde, tatil köylerinde çok kort vardı, vardı var olmasına da kapılarını açmış beni beklemiyorlardı. Bir tatil köyünde önceki yıl 20 günlük bir tenis kursu düzenlendiğini duymuştum. Demek ki bu konuda pek de katı değiller diye düşündüm. Kendim gitmek yerine, onları tanıyan bir arkadaşımdan bu durumu onlara iletmesini, boş olduğu zamanlarda kullanıp kullanamayacağımı sormasını istedim. Hemen o gün öğle arasında bir banka şubesinde karşılaşmışlar ve arkadaşım bu durumu ilettiğinde, “tabi ne demek, hemen bugün gelsin, ben de tenis oynayacak birisini arıyorum zaten” demiş. Bunu duyunca havalara uçmuştum. Ertesi gündü sanırım gittiğimde, gayet çekingendim. Tanıştık. Adaşmışız meğer. Mehmet bey de bana karşı resmiydi. İkinci üçüncü gün derken birbirimize “hocam” diye hitap etmeye başladık. Sonra da o “Mehmet abi” oldu, Ben de Mehmet. İşte bizim abi-kardeşliğimiz böyle başlamış, üzerine hep koyarak devam etmişti.

1999 yılının Eylülünde bir turnuvaya katılmıştım. Bir çok kişi beni şampiyon olarak görüyordu. Şampiyon kelimesini de pek kullanmak istemiyorum aslında. Çok iddialı bir kelime çünkü, ancak ciddi turnuvalarda büyük sporcular bu ünvanı almalılar diye düşünüyorum. Olsa olsa bu turnuvanın birincisi denilebilirdi. Beni çok başarılı buluyorlar yere göre sığdıramıyorlardı. İlk maçı çok zor kazanmıştım. Büyük bir stres altındaydım çünkü. Eğer ilk maçta elenirsem itibarımın büyük ölçüde zedeleneceğini biliyordum. Ama ben böyle peşin bir itibar istememiştim ki. Maç ve turnuva tecrübem de yok denecek kadar azdı... Bursa’da İlker’le, Bodrum’da Mehmet abiyle hep öylesine oynardık. Hele hele Mehmet abi maç yapmayı hiç sevmezdi ve bütün yaz biz onunla oynuyorduk. Turnuva esnasında birkaç tane özel seyircim olmuştu. Maçtan sonra bazı tanımadığım insanlar gelip beni kutluyorlardı ve bu çok hoşuma gidiyordu. Turnuva oynamanın, tur geçmenin, kazanmanın zevkini o zaman çok iyi anlamıştım. Ve ben finale yükseldim. Turnuvanın başında final oynasam derken o finali oynayıp da kazanamayınca, final oynamanın hiç de yeterli olmadığını çok iyi anlamıştım. Kazanmak bir başka şeymiş meğer…

Kupa töreni ve kokteylden sonra yemek vardı. İkinci olmuştum ama yine de bana olan teveccüh azalmamıştı. Yemekten sonra sinemaya gitmeye karar verdik. Saat 23:00 de sinemadaydık. Yazlık sinema sonraki yıl bir daha açıldı mı bilmiyorum. Bildiğim; bu yıl açık olmadığı. O zaman gittiğimizde Matrix’i izlemiştik. Gece bittiğinde, evde kendi kendimle kaldığımda ikincilik de olsa, kaybedilmiş bir maçın kupası da olsa, bir kupa sahibiydim. Bu benim tenis hayatımın ilk kupasıydı. Aynı zamanda da son kupasıymış. Ama bunu o gece bilmiyordum tabi. Hiç yanımdan ayırmadığım, bazen onsuz bir yere gittiğimde sanki bir şey eksikmiş gibi hissettiğim çantamın içinde, raketlerimin, terli tişörtlerimin ve diğer eşyalarımın yanında bir de kupa vardı. Şimdi de kupa alıyorum ama maç yaparak değil; onur ödülü, şeref plaketi... Eh buna da şükür… Ve beni unutmayanlara da teşekkürler… Geçen gün tenis kortuna gittiğimde, korttan çıkan bir bayan "maç yaparken çok heyecanlı olduğunu, benim de eskiden öyle olup olmadığımı, bunu nasıl yenebileceğini" sordu bana. Ben onu tanımıyorum ama halen hatırlanıyor olmak ne güzel...)

Belediyeden bir teklif almıştım. Açacakları tenis kursunda hocalık yapmamı istemişlerdi. Bu konuda planları da yapmıştık. Ben üniversiteye gidip kalan üç derse kayıt yaptırıp gelecektim ve sonra kursa başlayacaktık. Final maçından bir hafta sonrasıydı. Beni yeni bir turnuvaya davet ettiler. Bu turnuva lig usulü olacaktı. Bir kaç hafta programımın çok yoğun olmasına rağmen kabul etim. Final maçını kaybettiğim kişiyle bir daha oynama fırsatını kaçıramazdım. Ertesi gün (cumartesi) sabah 10:00’a ilk maçımı koydular.Sabah işyerime gidecek, oraya bıraktığım çantamı alacak, maçımı yapacak ve maçtan sonra Balıkesir’e gitmek üzere otobüse yetişecektim. Cumartesi akşamı Balıkesir’de kalacak, ertesi gün Bursa’ya gidip Pazartesi üniversiteye ders kaydımı yaptırıp iki gün sonra Bodrum’a dönecektim.

Turnuva direktörü, Cumartesi sabahı maça gelmeye çalışmamı eğer gelemeyecek olursam mutlaka haber vermemi istemişti. Ne o maç ne de başka bir maç hiçbir zaman yapılamadı. O maça gelemeyeceğimi cep telefonumdan haber verdiğimde, hastanenin acil servisinde, neler olduğunu şimdi bile doğru dürüst hatırlayamadığım yarı baygın bir haldeydim.

Bir çarpma sesi hatırlıyorum, sonrasında da gözlerimi yolun karşı tarafındaki tarlanın içinde açmıştım. Az ötede yolun kenarında yan yana duran 3-5 kişiyi görüyordum. Anlayabildiğim kadarıyla arabadan dışarıya fırlamıştım. Camdan mı yoksa kapıdan mı olduğunu bilmiyorum. Bunu hiç sormadım, merak da etmedim... Her zaman kurallara uyan bir kişi olmuştum. Hatta bazen bu arkadaşlarım arasında alay konusu bile olmuştur. Ama o anda emniyet kemeri takılı değildi. Maalesef…

Bütün bunlara rağmen yanıma gelenlere “bana dokunmayın, ambulans çağırın” demiştim. Yazık ki bu kararımın ardında duramamış ve ne kadar süre sonra olduğunu hatırlayamıyorum ama sanırım kısa bir zaman sonraydı, bu kararımdan vazgeçmiştim. İki gün önce yaşlı biri evinde düşmüş ve ambulans çağırılmıştı. Daha acil durumlar için gerekebilir diye göndermeyi reddetmişlerdi. Sonra ne olmuştu bilmiyorum. Bu olay da aklıma gelince ve de ciddi bir durum olabilir belki gibi sebeplerle beni hastaneye götürmelerine izin verdim.Tam hatırlayamıyorum ama sanırım birileri gidelim dedi ve ben de onayladım. Bunları net olarak hatırlayamıyorum. Malum şekilde tutarak beni arabaya taşıdılar. İşte o an en yapılmaması gerekenler yapılmaya başlanmıştı. Beni bir arabanın arka koltuğuna yatırdılar, yanımda da arabayı kullanan çocuk vardı. Onun hiçbir şeyi yoktu. Burnu bile kanamamıştı. Benim de hiçbir yerimde kan yoktu. Sadece sağ dirseğimde küçücük bir yaralanma vardı. Hasara uğrayan tek yer omurgaymış. Bunu o an bilmiyordum tabi. Normal şartlarda bile bir insanın yatarak zor sığacağı arka koltukta giderken, geride kalan her metrede, arabanın tekerleğinin kasise düştüğü her seferde omurgadaki hasarın biraz daha büyüdüğünü ve omuriliğe zararının arttığını bilmiyordum. Ölebilirim gibi bir düşünce hiç aklıma gelmemişti. Ancak sık sık “bir daha tenis oynayamayacağım” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Öyle de oldu… Hastaneye vardıktan sonrası ise ayrı bir konu; terslikler, ilginçlikler...

İşte Veteranlığa geçtiğim gün, o gündü. Bir başkasının kullandığı ama kullanana ait olmayan, yolda benzini biten, devam etmek için benzinini dahi benim getirttiğim bir arabayla, kurgulanmış bir oyunun içine doğru ısrarla çekiliyormuşum gibi sanki... Bir güz günü, 2 Ekim 1999 Cumartesi sabahı saat 08.45

16.10.2004, 00:30

 

Tenis oynadığım zamanlara ait hiç fotoğrafım yoktu. O dönemde digital fotoğraf makinaları olmadığı için fotoğraf çekmek şimdiki kadar pratik değildi. Şimdi ise digital fotoğraf makinaları adeta birer oyuncak gibi:) Yukarıdaki fotoğraflar bende olmadığı gibi, böyle bir fotoğraf çekildiğinden bile haberim yoktu aslında. Bu iki fotoğrafı Mersin'den sevgili arkadaşım İlker Sağay gönderdi. Üstte soldaki fotoğraf, Uludağ Ün. tenis kortlarında, diğer fotoğraf ise Uludağ Ün. Tıp Fakültesi önünde çekilmiş. Muhtemelen ya tenis oynamaya gidiyoruz ya da oynamışız ve şehre dönüyoruz...Sanırım yıl da 1998. Fotoğrafların kalitesi iyi değil ama o döneme ait fotoğrafların olanı da bunlar işte. Başka yok. Fotoğrafların kalitesindeki bozukluk, fotoğraflara zamanda başka bir boyut ifadesi katmış sanki. Bilmiyorum, belki de bana öyle geliyordur:)) Fotoğraflar: Beyaz pantolonlu olan ben, eşofmanlı olan kişi İlker, turkuaz tişört ve lacivert şapkalı kişi de Mustafa Özden.

 TEKRAR TENİS

Bundan bir yıl kadar önceydi,  benim durumumda olan kişilere ait okuduğum başarı hikayelerinin de etkisiyle "acaba ben biraz hımbıl mı davranıyorum" gibi sorular sormaya başladım kendime. Mesela 1999 yılındaki kazadan beri Tenis oynamayı düşünmemiştim bir daha. Düşünmeli miydim? Sanırım evet. Ama bazı şeyler zamanla bir yerlere oturuyor ve doğru zaman demek ki şimdiymiş.

Tenis oynamaya tekrar başlasam "acaba yapabilir miyim" diye kendi kendime sorduğum, diğer taraftan da “nasıl olsa eskisi gibi olmayacak, ne gerek var” diye düşündüğüm günlerden birinde bir akşam üstü kendimi Bitez’de tenis kortlarında buldum. "Hadi bakalım Erkan hoca" demiştim.Normal, günlük tekerlekli sandalyeyle korta çıktık. İlk topları ıska geçtikten sonra bazı toplara vurabildim ve bu hoşuma gitti. Zaten ilk toplarda Erkan da alışamamıştı, ben de. İkimizin de tekerlekli sandalye tenisi hakkında pek bir şey bildiğimiz yoktu. O bana top atarken sanki karşısındaki tekerlekli sandalyede değilmiş gibi atıyordu, ben de eski alışkanlığımla toplara ilk zıplayışından sonra vurmaya çalışıyordum. Halbuki tekerlekli sandalyede olmanın bana verdiği "topun iki defa zıplaması" hakkı vardı. Ama dedim ya benim kafam hala eskide… Sonra yavaş yavaş ben de alıştım tabii… Bu işin, normal (günlük) tekerlekli sandalyeyle olmayacağını da biliyordum. Sonra bu işin üzerine düşelim diye karar aldık.

İzleyen günlerde bu konuyla ilgili olarak internetten bir şeyler araştırmaya başladım. 13 Mayıs'ta İzmir'e gittiğimde  Balçova'da Crea Tenis Club'a gittim ve orada durumu anlattım, onlardaki  tenis tekerlekli sandalyelerinden birini görmek ve mümkünse denemek istediğimi söyledim. Soner hocayla beraber korta gittik ve ben tenis sandalyesine geçtim. Çok korktum. Sandalye sanki tabure gibi geldi bana. Sırtlık yeri kısa, çok oynak, kenarlıklar yok gibi sanki… Soner hoca biraz top attı, bir deneme de orada yaptık. Pek benim hayal ettiğim gibi olmadı. Ben çok tedirgindim o sandalyenin üstünde.

Tenis tekniği ile ilgili olarak teoride ve pratikte bir sorun yoktu.Yapılması gereken şey; Tenis tekerlekli sandalyesi edinebilmek, ona çok iyi bir şekilde alışıp eskiden sahip olduğum beceriyi tekerlekli sandalye ile birleştirerek, ortaya tekerlekli sandalye tenisini çıkarmaktı…

İzmir'den döndükten sonra araştırmalarıma devam ettim ve Marmaris'te OFD (Omurilik Felçlileri Derneği) Marmaris şubesi bünyesinde bir takım kurma çalışmaları olduğunu öğrendim. Temmuz ayının ortalarına doğru sıcak bir günde Marmaris'e gittim.(17.07.2005) Onlarla tanıştım, tam öğlen sıcağında korttaydım. Benim ne durumda olduğuma baktılar, antrenmanda neler yapmak gerekiyor, uygulamalı olarak onu anlattılar bana… Sonra biraz oturduk, sohbet ettik. Kullanmam için tekerlekli sandalyelerden birini (şimdilik) bana verdiler.

Marmaris'ten döndükten sonra epeyce bir süre korta gidemedim. Hem havalar çok sıcaktı hem de kortlar için yoğun bir dönemdi v.s. Ancak ben geniş sayılabilecek odamın içinde tenis tekerlekli sandalyesini kullanarak (tabir-i caizse "odanın içinde dört dönerek") sandalyeye olan yabancılığımdan ve korkumdan kurtulmaya çalıştım ve sanırım biraz başarı sağlayabildim.

Marmaris'ten tekerlekli sandalye tenisiyle ilgili bir de eğitim CD'si almıştım, onu  sık sık izledim. Bu CD'yi izledikten sonra bir çok şey yerli yerine oturmaya başladı...

Tekrar Bitez Tenis kulübündeyim (23.08.2005) ve bu defa tenis tekerlekli sandalyesiyle, CD'yi izlemiş ve  neyin ne olduğunu bilerek kottayız. Güzel bir çalışma yaptık. Sonuç hep aynı; Kondisyonumu çok iyi duruma getirmem ve çok hızlı olmam gerek.

Köyde (Pınarlıbelen) oturmam dolayısıyla korta gidip gelmek zor olacağından, evin bahçesinde düz bir zemin ve duvar yaptırıp, çalışmalarımı orada yapmayı ve arada bir de (mümkünse haftada bir gibi) korta gidip çalışmayı ve durum değerlendirmesi yapmayı istiyor ve düşünüyor(d)um…

Bir sabah uyandığımda, burada bir tenis kortu neden olmasın dedim. Acaba nerde olabilir diye düşünürken, köydeki ilköğretim okulu geldi aklıma. Hem ben çalışırdım orada hem de okuldaki öğrencilere tenis öğretir, içlerinden yetenekli ve istekli 3-5 öğrenci seçip takım da oluşturabilirdim. İyi de bu kort nasıl ve neyle yapılacaktı? Bu fikrimi Bodrum Ticaret Odası başkanı sayın Mahmut Serdar KOCADON beye açtığımda, çok olumlu yaklaştı; “tabii, neden olmasın, hem çok da güzel olur” dedi ve destek verdi. Sonra da başta BTO ’daki dostlar olmak üzere diğer dostlarımızın da desteğiyle bu işe girişme aşamasındayız.

Her şey zamanla bir hale yola giriyor. Bir çok şeyin ilacı olan zaman, sen ne büyüksün…Kazadan sonraki günlerden bu yana ne çok şey (olumlu yönde) değişti. Fiziksel anlamda, ayağa kalkmak anlamında değil ama. Çünkü çoğu kişi iyileşmeyi tekerlekli sandalyeyi kısmen ya da tamamen bir kenara bırakmak (yani ondan kurtulmak) olarak algılıyor. O zaman da tekerlekli sandalyedeydim, şimdi de tekerlekli sandalyedeyim. Benim dediğim, tekerlekli sandalyeyle beraber bir iyileşme, onu da içine alan, onla dost ve onla barışık. Buna siz, ister alışma deyin, ister adaptasyon deyin, ne derseniz deyin işte. Hatta ben bir tekerlekli sandalye daha katıyorum hayatıma; tenis tekerlekli sandalyesi.

            Peyami SAFA; “Yaşlanarak değil, yaşayarak tecrübe kazanılır,

                                Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır” demiş.

Ne güzel demiş, zaman yaşayarak tecrübe kazanma fırsatı sunuyor bize ve birçok şeyin de ilacı oluyor bu arada. Varsın daldaki armutları da, etrafta dolaşan armutları da olgunlaştırsın…

Tenis derken, kort derken nerelere geldik, biri beni durdursun.

Yapımı için ilk adımlarını atacağımız; çocuklara tenis öğretebileceğim (büyükler de isterlerse hayır demeyiz tabi) ve kendim de çalışabileceğim bu kortun inşasının tamamlanabilmesi dileğiyle,

Herkese bol tenisli günler…

Yukarıdaki "Tekrar Tenis" başlıklı yazı; Bodrum Ticaret Odası Yayını olan, "BOD®UM MAVİ"  derginin 7. sayısından, Mehmet Vuran'ın aynı başlıklı yazısından alınmıştır.

 

  YAHŞİ TENİS KULÜBÜ AÇILIŞI (Aralık 2005)

9 Aralık 2005 Cuma günü Erdal’la Bodrum’da işlerimizi erken bitirince Ortakent’e de geçelim dedik. Yoldan Adem abiyi de aramıştım, “işin var mı, bir ara görüşsek” diye. Turgutreis’te olduğunu, biraz sonra döneceğini söyleyince, Ortakent’te Belediyede buluşalım dedik. Başkan Mehmet bey de yerindeydi ve epeyce bir çene çaldık.

Mehmet bey, ertesi günü (Cumartesi) Belediyenin Yahşi’de yapmış olduğu kortların (Yahşi Tenis Kulübünün) açılışı olduğunu söyledi ve “yarın gel beraber açalım” dedi. Benim gibi bir tenis aşığı için böyle güzel bir davet reddelir miydi? Gerekirse neden olmasın. Ama daveti yapan kişinin samimiyetinden, kendinizden emin olduğunuz kadar eminseniz eğer, reddetmezsiniz, bilakis çok mutlu olur ve kabul edersiniz...

Ertesi gün Erdal, ben ve yeğenler korttaydık. Kış olmasına rağmen, yağmursuz, ılık güzel bir gündü. Açılışı yaptık ve bununla kalmayıp küçük de olsa bir açılış maçı oynadık.

    

           Yahşi Tenis Kulübünün açılışını yaparken                                              Açılış maçı öncesi

                                             

                                                          Mehmet abiyle yaptığımız açılış maçından...

 

 YAHŞİ TENİS KULÜBÜ TENİS TURNUVASI 2006

11 Haziran 2006, Yahşi Tenis Kulübünün düzenlemiş olduğu tenis turnuvasının final günüydü. Aralık 2005’de açılışında bulunduğum Yahşi Tenis Kulübünün ilk turnuvasıydı bu aynı zamanda. Ve ilk turnuvalarında bulunmaktan da çok mutluluk duydum. Tenis oynamasam da bir şekilde tenisin içinde olmak güzel. Tenisi sevmek demek ille de oynamak demek değil. (en azından bana göre)

Öğle vakitlerinde aradığımda Ortakent-Yahşi Belediye başkanı Mehmet KOCADON bey İstanbul’daydı. Akşamüzeri Y.T.K’da buluşuruz diye konuştuk. Saat 17:30’da kulübe vardığımda Arif Çokal abi karşıladı. Kortta da Gökçe Nur Doğanlar ve Ayşegül Işık arasında Tek Bayanlar final maçı oynanıyordu. Yarısına yetiştiğim bu güzel maçı zevkle izledim. Biraz sonra maçı kazanan Gökçe’yi tebrik ettiğimde, “evet yorumlarınızı alalım” demişti. Gayet güzel oynamıştı. Ona; “neden hiç slice vurmadığını” sordum. Gökçe Doğanlar’ı 1998 yılında tanımıştım, o zamandan bu yana tenise olan ilgisinde hiç azalma olmamış, aksine artmış ve azimle çalışıyor. Ben bir tenis delisiydim. Benzetmeme kızar mı bilmem ama onun da benden aşağı kalır yanı yok.

Sonra da Tek Erkekler final maçına geldi sıra. Bu maçı da İlhan Morgül ve Fatih Soyalp bey oynayacaklardı. Kendilerini daha önce hiç görmemiştim. Bu muhterem beyfendilerle orada tanıştım. Demiştim ya bir şekilde tenisin içinde olmak diye işte bu sebepten Mehmet bey, bu maçı benim yönetmemi istemişti. Bodrum’a tayinim çıktığında tenis oynayacak yer ararken tesadüf sonucu tanışmamızla, haftanın 4-5 günü tenis oynamaya başladığımızdaki tenis arkadaşlığımız zamanla kalıcı ve sağlam bir dostluğa dönüşmüştü. Sevgili başkanıma, benim tenisin içinde olma düşünce ve isteğime yaptığı katkılar başta olmak üzere her şey için teşekkür ediyorum.

Kuleye çık(a)madan maçı yönetmenin zor olacağını biliyordum. Ama yine de kortta olmak heyecanlıydı. İlk üç oyunu yönettikten sonra hakemliği diğer arkadaşa bırakarak korttan çıktım. Maçı seyretmeye koyulmuşken Sevgili başkanım İstanbul’dan geldi. Gelince de "uçak iniş aşağı olunca çabuk geliyor" diye esprisini yapıp beni güldürdü. Maçı beraber seyrettik. İkisi de gayet güzel oynuyorlardı. Doğal olarak aklıma gelen soru “acaba şimdi ben oynuyor olsaydım sonuç ne olurdu” oldu. Aradan geçen zaman nasıl oynadığını da unutturuyor insana. Böyle olacağını bilsem, kaydeder koyardım bir kenaraJ  Neyse, gayet çekişmeli ve güzel bir maçtan sonra, maçı İlhan Morgül bey kazandı. Kendisini buradan bir kez daha tebrik ederken, Fatih beyi de güzel oyunundan dolayı kutluyorum.

Toplam 90 kişinin katıldığı turnuvanın ödül törenine geçildiğinde, kupalar sahiplerini bulmaya başladı.  Bu turnuvada dereceye giren sporcular;

TEK ERKEKLER :
1. İlhan MORGÜL
2. Fatih SOYALP
TEK BAYANLAR :
1. Gökçe Nur DOĞANLAR
2. Ayşegül IŞIK
KARIŞIK ÇİFTLER :
1. Gökçe Nur DOĞANLAR – Ufuk KAYIHAN
2. Ayşegül IŞIK – İlyas EBREM
ÇİFT ERKEKLER :
1. Aycan GÜLER – İlyas EBREM
2. Rıdvan DURSUN – Ali KÜÇÜKDUMAN
YENİ BAŞLAYAN BAYAN :
1. Ferda BALABAN
2. Aydan ONGUN

                                                                                                                

Sıra Tek Erkeklerin kupasını vermeye geldiğinde, ikinci olan Fatih Soyalp’in kupasını ve ödülünü Bodrum Ticaret Odası Başkanı Mahmut Serdar Kocadon verdikten sonra, Tek Erkekler birincisinin kupasını vermek üzere davet edilen Ortakent-Yahşi Belediye başkanı Mehmet bey, kısa konuşmasının içerisinde, eskiden beraber çok tenis oynadığımızı söyleyip, benim tekrar tenis oynamaya başlamak isteyişimden ve köyde ilköğretim okulunda yapılmasını düşündüğüm korttan bahsederek, o kortta öğrencileri çalıştırmak istediğimi de söyledi. Ve bu kortun yapımı için verdiği desteği bir kez daha yineleyip, Tek Erkekler birincisinin kupasını ve ödülünü beraber vermek üzere beni de davet etti.

    

Burada tanıştığım Hülya Polat hanım, kendisinin de bu kortun yapımına destek olmak istediğini ve yazmış olduğu kitabın telif haklarını bunun için bağışlayacağını söyledi. Ne diyebilirim ki; çok çok teşekkürler… Hülya hanımın kitabı; Sistem Yayınlarından, Kıssadan Hisseler Dizisinden, “BİR VARMIŞ, HEP VARMIŞ”

Hülya Polat

Basım: Ekim 2005

Kitap için, Sistem Yayınlarının web sitesinde tanıtım yazısı aşağıdaki gibi;

Masalların hep büyüleyici bir gücü olduğuna inanırım. Çünkü masallar zorlayıcı değildir.Sizin birşey yapmanızı istemez, bir şey olmanıza şart koşmazlar.

İçimizdeki biz, değişik yönleriyle değişik hayvanlarda ortaya çıktıkça, aslında hiç fark etmediğimiz benzerliklerimizde ortaya çıkar. Doğanın içindeki herşey bizim ona nasıl baktığımıza bağlı olarak, olmaya ve bilmeye ait herşeyi anlatır.

Daha bu kort projesinden haberi yokken “aslında orada bir kort niye olmasın…” diyen ve bu fikrimi öğrendiğinden itibaren destekleyen Hülya Kocadon’a, yine bu konuda desteğini belirten Gökçe Doğanlar’a ve Yahşi Tenis Kulübünde yeniden bir araya gelme fırsatı bulduğum eski dostlara ve yeni tanıştığım kişilere hem hoş sohbetlerinden dolayı, hem kort projeme verdikleri destekten dolayı hem de tenise olan ilgi ve sevgilerinden dolayı tekrar teşekkürler…

Tenis kortundan sonra gittiğim Club Müsgebi’de, epeyce zamandır görüşemediğimiz Dilek abla ve Richi ile kısa sohbet ise güzel bir yemeğin üzerine yenen tatlı gibiydi…

Eve dönmek üzere yola çıktığımızda, dolunay vardı gökyüzünde ve denizin üzerine vuran ışığıyla eşlik ediyordu bana. Deniz bitip, Yalı Çiftlikten köye (Pınarlıbelen) doğru yöneldiğimde çam ağaçlarının arasından gösteriyordu yüzünü bu defa Ay.

Hoşça kal Ay. İyi geceler…

12 Haziran 2006, 02:15

 

Şef’in, Şef’liğinin Hikayesi

 Yaklaşık bir yıl kadar olmuştu Mustafa ile görüşmeyeli. MSN’de Güven’le sohbet ederken Mustafa’yı sordum, bana bir web sitesi adresi verdi.  Site Mustafa’nındı. Web tasarım işleri de yapıyormuş. Ertesi günü onu da MSN’de gördüm. “Mustafa merhaba” dediğimde, coşku dolu “Şeefffff” diye bir karşılık geldi. Bunun üzerine ben de oradaki “Mehmet” olarak görünen ismimi “Şef” olarak değiştirdim. Peki neydi bu “Şef” hikayesi;

Üniversiteye (Uludağ Ün. Ziraat Fakültesi) başladığım 1995 yılının Eylül-Ekim aylarındaydı. Sınıftaki arkadaşlardan biri de Güven’di. Sanırım bu “Şef” hitabı ilk ondan çıkmıştı. Benim mezun olduğum Lise, Söke Ziraat Teknik Lisesi. Mezuniyet yılım da 1989. Güven de bu Lisenin mezunu ama o ben mezun olduktan sonra başlamış. Yani Lisemizin aynı olmasına rağmen Liseden tanışmıyoruz. Ortak Lise, ortak tanıdıklar, ortak mekanlar demekti ve bu da iyi bir arkadaşlığın başlangıcına vesile olmaya yeter de artardı bile. Zaten öyle de oldu. Ama ben ondan biraz büyüktüm. Mezun olduğumuz okulda ondan üst sınıf olmamın etkisi ve biraz da Anadolu kültürünün etkisiyle midir bilmem bana adımla hitap etmek istemedi, etmedi ya da edemedi. Bunları tam olarak bilmiyorum çünkü bu konuyu hiç konuşmadık. Fakat “abi” kelimesini de kullanmadı. Ortaya bir “Şef” kelimesi çıktı. Ondan sonra da Levent, bir müddet sonra aramıza katılan Mustafa, Faruk, Deniz ve bu gruptan olan herkes “Şef” demeye başladı bana ve sonraları adımla hitap etmek çok zor gelmiş olmalı ki, bazen birisi “Mehmet” dese sanki bir acayiplik yapmış gibi hemen “Şef” diye düzeltirdi. Bazı akşamlar şehirde el ayak çekilmeye yakın Heykel’de yürüyüşe çıkardık. Nereye doğru gidiyoruz diye sorulduğunda, Güven; “ Şefin gittiği yönün doğrultusunda gidiyoruz işte” derdi. Birbirimize duyduğumuz sevgi ve saygıdan ama özellikle kendi adıma konuşmam gerekirse; bana göstermiş oldukları sevgi ve saygıdan dolayı onlara çok teşekkür ediyorum. Sağolun dostlarım...

 

             Linkler

 

 © 2009  Bodrum Bağları